ravzaimutahhara - Mevlananın Hayatı
   
KADİRİYİZ
  Ana Sayfa
  İletişim
  Ziyaretçi defteri
  -------------------------------
  İMAN
  İman Nedir?
  İmanın Esasları
  İslamın Esasları
  ------------------------------
  Peygamberler Tarihi
  EFENDİMİZİN HAYATI
  Meydana gelen harika hadiseler
  Nübüvvetinden Evvel de “O” Bir Nebî Gibi Yaşamıştı
  Vedâ Hutbesi
  KABE İMAMLARI
  KURAN-ı Kerim Hatmi Şerifi
  -----------------------------
  Mevlananın Hayatı
  Mevlananın Sözleri
  Mevlana'nın Eserleri
  ----------------------------
  İlahilerimiz
  Dini Resimlerimiz
  dua
  hadisler
  dini sözler
  üyelere özel
  Ravza-i Mutahhara resimleri

 

 HAZRET-İ MEVLÂNÂ MUHAMMED CELALEDDİN-İ RUMİ HAYATI



HAZRET-İ MEVLÂNÂ MUHAMMED CELALEDDİN-İ RUMİ
(30 Eylül 1207- 17 Aralık 1273) 

Hz. Mevlânâ'nın asıl adı Muhammed Celaleddin'dir. Mevlânâ ve Rûmî de, kendisine sonradan verilen isimlerdendir. 'Efendimiz' manasına gelen Mevlânâ ismi, Mevlânâ'yı sevenlerce kullanılmış; adeta adı yerine sembol olmuştur. Hz. Mevlânâ'nın doğum yeri, bugünkü Afganistan'da bulunan, eski büyük Türk kültür beldesi Belh'tir.

Babası, Sultânü'l-Ulema (Alimlerin Sultanı) ünvanı ile tanınmış, Muhammed Bahaeddin Veled'tir. Kaynaklar babalarının nesebinin, anne cihetiyle on dördüncü göbekte Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v)'in torunu Hz. Hüseyin'e (r.a); baba cihetiyle de onuncu göbekte Hz. Muhammed (s.a.v)'in seçilmiş dört dostundan ilki Hz. Ebu Bekir Sıddık'a (r.a) ulaştığını kaydediyorlar.
Araştırmacılar, Bahaeddin Veled'in Belh'ten göç etmesine sebep olarak, Moğol istilasını göstermektedirler. Sultânü'l-Ulema, Hac farizasını yerine getirdikten sonra dönüşte Şam'a uğradı. Orada Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbnü'l Arabî ile görüştü (1165-1240). Şeyh-i Ekber, Sultânü'l-Ulema'nın arkasında yürüyen Mevlânâ'ya bakarak: "Sübhânallah! Bir okyanus bir denizin arkasında gidiyor!" demiştir.

Bahaeddin Veled, Mevlânâ'nın ilk mürşididir. Yani Mevlânâ'ya Allah yolunu öğretip, tasavvuf usulünce hakikatleri ve sırları gösteren tarikat şeyhidir. Bahaeddin Veled, Selçukluların başşehri Konya'yı şereflendirip yerleştikten kısa bir süre sonra, son derece samimi dindar olan Sultan Alaaddin Keykubat, sarayında Bahaeddin Veled'in şerefine büyük bir toplantı tertip etti ve bütün ileri gelenleriyle birlikte onun manevî terbiyesi altına girdi.
Hz. Mevlânâ, babasından sonra, Seyyid Burhâneddin ile buluşuncaya kadar, bir yıl mürşitsiz kaldı. 1232'de babasının değerli halifesi Seyyid Burhâneddin Konya'ya geldi. Mevlânâ onun manevî terbiyesi altına girdi. Seyyid Burhâneddin'i babasının yerine koydu ve gerçek bir mürşid bilerek gönülden, tam dokuz yıl ona hizmet etti. Seyyid Burhâneddin, daha sonra, Mevlânâ'dan izin alıp Kayseri'ye gitmiş ve orada ebedî aleme göçmüştür. Türbesi Kayseri'dedir.

Mevlânâ, Seyyid Burhâneddin'in Konya'dan ayrılışından sonra, irşad (Allah yolunu gösterme) ve tedris makamına geçti. Mevlânâ, yüksek ilimlerde daha çok derinleşmek için, Seyyid Burhâneddin'in vefatı öncesi işaretleriyle Halep'e gitti. Halep'teki tahsilini bitirdikten sonra Şam'a geçti. Burada, ilmî incelemeler yapmak için dört yıl kaldı. Bu zaman zarfında Şam'daki alimlerle tanışıp, onlarla sohbet etti. Eflâkî'ye göre Mevlânâ, Şam'da Şems-i Tebrîzî ile görüşmüştür; fakat bu görüşme kısa bir müddettir ve şöyle cereyan etmiştir: Şems-i Tebrizi, bir gün halk arasında, Mevlânâ'nın elini yakalayıp öper ve ona:
"Dünyanın sarrafı beni anla!" diye hitap eder ve kaybolur. İşte bu sohbet veya bir anlık görüşme tarihinden takriben sekiz sene sonra Şems, Konya'ya gelecek ve Mevlânâ ile içli dışlı sohbet edecektir." "Şems mi Mevlânâ'yı aradı; Mevlânâ mı Şems-i?" Sorusuna şöyle cevap verebiliriz: Şems, Mevlânâ'yı Mevlânâ da Şems'i aramıştır. Şems Mevlânâ'ya aşık ve taliptir; Mevlânâ da Şems'e aşık ve taliptir. Çünkü aşık, aynı zamanda maşuk; maşuk aynı zamanda aşıktır. Mevlânâ der ki: "Dilberler (gönül alıp götüren, manevî güzeller), aşıkları, canla başla ararlar... Bütün maşuklar, aşıklara avlanmışlardır. Kimi aşık görürsen bil ki maşuktur. Çünkü o, aşık olmakla beraber maşuk tarafından sevildiği cihetle maşuktur da. Susuzlar alemde su ararlar, fakat su da cihanda susuzları arar." Mevlânâ, manevî yolculuğunu, olgunluğa ermesini, şu sözünde toplamıştır:

"Hamdım, piştim, yandım." Hz. Şems'in Konya'dan ayrılışı, Şems ile buluşan Mevlânâ, artık vaktini Şems'in sohbetine vermiş, Şems'in nurlarına gömülüp gitmiş, bambaşka bir aleme girmişti. Şems'in cazibesinde yana yana dönüyor, ilahî aşkla kendinden geçercesine sema ediyordu. Bu iki ilahî dostun sohbetlerindeki mukaddes sırrı idrakten aciz olanlar, ileri geri konuşmaya başladılar. Neticede Şems, incindi ve Mevlânâ'nın yalvarmalarına rağmen, Konya'dan Şam'a gitti. Hz. Mevlânâ geri dönmesi için Hz. Şems'e mektup yazdı. Şems:
"Muhammedî tavırlı ve ahlaklı Mevlânâ'nın arzusu kafidir. Onun sözünden ve işaretinden nasıl çıkılabilir?" diyerek, Mevlânâ'nın davetine icabet etti ve 1247'de, Sultan Veled'in kafilesiyle, Konya'ya döndü. Şems, 1247-1248 tarihinde, Konya'dan ansızın gidip kayboldu. Şems'in kayboluşundan sonra Mevlânâ, herkesten onun haberini soruyordu. Kim onun hakkında aslı esası olmayan bir haber bile verse ve Şems'i falan yerde gördüm dese, bu müjde için sarığını ve hırkasını vererek şükrânelerde bulunuyordu. Bir gün, bir adam, Şems-i Şam'da gördüm, diye haber verdi. Mevlânâ buna, tarif edilemeyecek şekilde sevindi ve o adama, üstünde nesi varsa bağışladı. Dostlarından birisi; bu adamın verdiği haber yalandır, o Şems'i hiç görmemiştir, dediğinde Mevlânâ şu cevabı vermiştir: "Evet, onun verdiği bu yalan haber için üstümde neyim varsa verdim. Eğer doğru haber verseydi, canımı verirdim." Mevlânâ, Şems'i çok aradı. Onun ayrılığıyla, gönülleri yakan, sızlatan, nice şiirler söyledi. Onu aramak için iki kere Şam'a gitti. Yine Şems-i bulamadı.

Sultan Veled'in ifadesiyle Mevlânâ, Şam'da suret bakımından Tebrizli Şems-i bulamadı ama, mana yönünden onu, kendisinde buldu. Ay gibi kendi varlığında beliren Şems'i, kendinde gördü ve dedi ki:

"Beden bakımından ondan ayrıyım ama, bedensiz ve cansız ikimizde bir nuruz. Ey arayan kişi! İster onu gör, ister beni. Ben oyum o da ben." Mevlânâ, son Şam seyahatinde, mana yönünden Şems'i ay gibi kendinde gördükten sonra, onu aramaktan vazgeçti ve kendisine Şeyh Selahaddin'i dost ve hem dem olarak seçti. Mevlânâ, Şems'e duyduğu muhabbet ve gönül bağlılığının aynısını Şeyh Selahaddin'e de gösterdi ve bu zat ile sükun buldu. Mevlânâ, Allah'ın cemal tecellileri içinde ruhen manevî bir alemde yaşadığından, müridlerinin irşadıyla bizzat uğraşmamış ve onların irşad ve terbiyesine, en seçkin, en ehil dostlarından birini tayin etmiştir. İşte Şeyh Selahaddin, bu vazifeye ilk olarak tayin ettiği dostudur. Mevlânâ, Şeyh Selahaddin'den sonra kendisine hem dem ve halife olarak Çelebi Hüsameddin'i seçti ve dostlarına şöyle dedi: "Ona baş eğin, önünde acizcesine kanatlarınızı yere gerin! Bütün buyruklarını yerine getirin; sevgisini canınızın ta içine ekin. O rahmet madenidir, Allah nurudur." Mevlânâ'nın bu buyruğu üzerine, bütün dostlar ona itaat ettiler. Sultan Veled'in diliyle: "Bütün dostlar, onun lütuf suyuna testi kesildiler. Şems'e ve Şeyh Selahaddin'e yapmış oldukları aşağılık hareketlerden kurtulmuşlar, edeplenmişlerdi. Haset etmeden çelebi Hüsameddin'e itaat ettiler."

Mesnevî-yi Ma'nevî'nin Yazılışı:
Eflâkî, Mesnevî'nin yazılıp tamamlanmasını anlattığı bahiste diyor ki: "Mevlânâ Hazretleri, asîl kişilerin sultanı, Çelebi Hüsameddin'in cazibesi ile heyecanlar içerisinde Sema ederken, hamamda otururken, ayakta, sükunet ve hareket halinde daima Mesnevî-yi söylemeye devam etti. Bazen öyle olurdu ki, akşamdan başlayarak gün ağarıncaya kadar birbiri arkasından söyler, yazdırırdı. Çelebi Hüsameddin de bunu süratle yazar ve yazdıktan sonra hepsini yüksek sesle Mevlânâ'ya okurdu. Cilt tamamlanınca Çelebi Hüsameddin, beyitleri yeniden gözden geçirerek gereken düzeltmeleri yapıp tekrar okurdu." Bu şekilde dikkatlice 1259- 1261 yılları arasında yazılmaya başlanılan Mesnevî, 1264- 1268 yılları arasında sona erdi.
Bu müddet zarfında bahtsızların fitne ve hücumundan uzak, huzur ve sürur içinde yaşadı. Dostları onun cemalinin nuruna pervane olmuşlardı. Mevlânâ, artık son anlarını yaşadığını, özlediği ebedî cemâl alemine kavuşacağını anlamıştı. Ansızın hastalanıp yatağa düştü. Mevlânâ'nın hastalık haberi Konya'da yayıldığı zaman ahali, şifalar dilemeye, gönlünü, duasını almaya geliyorlardı. Şeyh Sadrettin (?- 1274) de talebeleriyle birlikte Mevlânâ'ya geçmiş olsun demeye geldi ve çok üzüldüğünü beyan edip: "Allah yakın zamanda şifalar versin. Hastalık ahirette derecenizin yükselmesine sebeptir. Siz alemin canısınız, inşaallah yakın zamanda tam bir sıhhate kavuşursunuz." diye temennide bulundu. Bunun üzerine Mevlânâ: "Bundan sonra Allah sizlere şifa versin. Aşıkın maşukuna kavuşmasını nurun nura ulaşmasını istemiyor musunuz.?" dedi. Şeyh Sadrettin, yanındakilerle birlikte ağlayarak kalkıp gitti. Mevlânâ, dostlarına ve aile efradına, bu dünyadan göçeceğine üzülmemelerini söylüyordu; fakat onlar, bedenen de olsa, bu ayrılığı kabullenemiyorlar, ağlayıp inliyorlardı. Mevlânâ'nın hanımı Mevlânâ'ya hitaben:

"Ey Alemin nuru, ey ademin canı! Bizi bırakıp nereye gideceksin?" diyerek ağlıyor ve ilave ediyordu. "Hüdavendigar Hazretleri'nin dünyayı hakikat ve manalarla doldurması için üç yüz veya dört yüz yıllık ömrünün olması lazımdı." Mevlânâ'da cevaben: "Niçin? Niçin? Biz ne Firavun ve ne de Nemrud'uz, bizim toprak alemiyle ne işimiz var. Bize bu toprak aleminde huzur ve karar nasıl olur? Ben insanlara faydam dokunsun diye dünya zindanında kalmışım; yoksa hapishane nerede ben nerede? Kimin malını çalmışım? Yakında Allah'ın sevgili dostunun, Hz. Muhammed (s.a.v)'in yanına döneceğimiz umulur." dedi.
Şeb-i Arus-u Mevlânâ:

İrfan ve sevgi güneşi Mevlânâ, 5 Cemaziu'l-âhir, 672 (17 Aralık, 1273) Pazar günü gurup vakti, bütün parlaklığı ile, bütün güzellikleriye gülerek ebediyet aleminin semasına doğdu. Mevleviler, o geceye Şeb-i Arus derler.

Yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 Pazar günü Hakk' ın rahmetine kavuştu. Mevlâna'nın cenaze namazını Mevlâna'nın vasiyeti üzerine Sadreddin Konevî kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevî çok sevdiği Mevlâna'yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine, Mevlâna'nın cenaze namazını Kadı Sıraceddin kıldırdı.

Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.

"Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir"

   
Bugün 1 ziyaretçi (18 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
...:::desing...by_beyto_06:::...